İkinci Dünya Savaşı çıkmadan önce, İki Alman dertleşiyorlarmış. Hitler’in dünyayı savaşa sürükleyeceği günlermiş. Onlar da savaşı konuşuyorlar, çeşitli tahminler yürütüyorlarmış.

     

    Biri tahminlerini sıralamaya başlamış:

     

    “Savaş ya çıkar, ya çıkmaz.”
    “Güzel.”
    “Çıkmazsa mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Çıkarsa, ya gireriz, ya girmeyiz.”
    “Güzel.”
    “Girmezsek mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Girersek, ya kazanırız, ya kaybederiz.”
    “Güzel.”
    “Kazanırsak mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Kaybedersek ya ölürüz, ya kalırız.”
    “Güzel.”
    “Ölürsek mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Kalırsak, ya Amerikalılara esir düşeriz, ya Ruslara.”
    “Güzel.”
    “Amerikalılara esir düşersek mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Ruslara esir düşürsek, ya öldürürler, ya yakarlar.”
    “Güzel.”
    “Öldürürlerse mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Yakarlarsa, cesedimizden kalanları, ya kimya sanayiinde kullanırlar ya kâğıt sanayiinde.
    “Güzel.”
    “Kimya sanayiinde kullanırlarsa mesele yok.”
    “Bu da güzel.”
    “Kağıt sanayiinde kullanırlarsa, ya yazı kâğıdı yaparlar, ya da tuvalet kâğıdı.”
    “Güzel.”
    “Yazı kâğıdı yaparlarsa mesele yok.”
    Her tahminde “güzel” çeken Alman patlamış:

     

    “Peki, tuvalet kâğıdı yaparlarsa n’olacak?”
    “İşte o zaman yandık.”